Hamilelikte Aşerme Ne Zaman Başlar?

0

Anne olanlar çektikleri, baba olanlar da şahit oldukları için pek çok insanın yaşadığı bu hadiseyi çok iyi bilirler. Meselenin aslını bilmeyen bazıları; “yine kim bilir ne yedin?” diye hanımını suçlar. Hanımlar da kendi aralarında konuşurken; “Aman benim hamileliğim çok sıkıntılı oluyor” diyerek tekrar çocuk sahibi olmak istemediklerini söylerler. Bazıları da kış ortasında karpuz, yazın portakal isteyerek etraflarındakileri seferber ettiklerinden söz ederler.

Mide bulantısı, kusma veya belli gıdalara karşı aşırı isteklilik veya isteksizlik olarak bilinen, hamileliğin göstergesi olan belirtiler, halk arasında aşerme deyimi veya sabah hastalığı ile ifade edilmektedir. Aşerme belirtileri genellikle hamileliğin ilk üç ayı içinde (7-12 haftalar arası) müşahede edilir. Aşermenin klinik göstergesi olan bulantı ve kusmaların şiddeti, bünyeden bünyeye ve beslenme muhteviyatına bağlı olarak değişir. Hamile kadınların çoğunda bulantı ve kusma şikayetleri, hamileliğin dördüncü ayından itibaren kesilir.

Çok az kadında bu şikayetler dördüncü ve beşinci aya kadar uzayabilir. Son yıllarda yapılan araştırmalar bu hadisede kudreti ve rahmeti Sonsuz Yaratıcının çok hikmetlerle perdelenmiş bir şefkatini ortaya çıkardı. Evet, aşermek bir sıkıntı veya hastalık değil, tam aksine yavruyu koruyan bir fizyolojik kalkandır.

Normal seyreden aşermelerin, hem anne hem de gelişmekte olan cenin için çok faydalı olduğunu gösteren araştırmalar, ilk anda şaşkınlıkla karşılandı. Bugüne kadar, eğer aşerme çok şiddetli yoğun kusmalara yol açıyorsa; tuz, vitamin eksikliklerine ve vücut sıvılarının dengesinin bozulmasına yol açabileceğinden tedaviye gidilmelidir, deniliyordu.

Bu şiddetli bulantı ve kusmalar, tıp dilinde özel bir sendromla (hyperemesis gravidarum) ifade edilir. Aşermeye ne sebep olur? Aşermenin kesin sebepleri tam bilinmemekle beraber, hamilelikle meydana gelen hormonal değişikliklerin veya kan şeker seviyesindeki değişmelerin önemli rolü olduğu bilinmektedir.

Hamileliğin başlangıcında artan ve anne ile yavru arasındaki alış-veriş yolu olan plasentadan salınan östrojen, anne adayının koku alma duyusunun hassasiyetini artırır. Bu açıdan östrojen bakımından daha zengin olan hamile kadınlar, ilk üç ayda erkeklere nazaran daha iyi koku alırlar.

Östrojen ve progesteron hormonları ayrıca beyin sapındaki “kemoreseptörleri aktive edici bölgenin” hassasiyetini artırarak kandaki çok az (eser) miktarda bulunan toksinlerin (zehirlerin) keşfedilmesini sağlar. Beynin bu bölgesi kanda bulunan toksinin farkına vardığında, bulantı ve kusma hislerini harekete geçirir. Helicobacterpylori isimli bakterinin de ciddi bulantı ve sık kusmaların ortaya çıkışında rol aldığına dair raporlar vardır.

Mide bulantısı ve kusmanın, genel olarak bünyenin yabancı cisimlere karşı geliştirdiği bir savunma sistemi olduğu göz önüne alınırsa, aşermenin; bulantı, kusma gibi klinik belirtilerinin bir hastalık olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceği tartışmalı hale gelmektedir. Östrojen, pro-gesteron ve diğer hormonlardaki değişiklikler, vücudun bu koruyucu sistemle birlikte ortaya çıkardığı nörohormonal cevaplardır.

Aşerme sendromlarına sahip olan ve olmayan hamile kadınlar üzerindeki son araştırmalar, aşermeye, artan hormonların seviyesinin sebep olamayacağını göstermektedir. Ayrıca hamilelik esnasında bir kadın belli gıdalara karşı tiksinti veya bulantı hissi geliştirirse, bu şikayeti ortadan kaldırmanın hamileliğe ve cenine herhangi bir olumlu katkı sağladığına dair bir bilgi de henüz yoktur. Aksine son araştırmalar, bu rahatsızlığın bir hastalık durumundan ziyade, annenin rahminde gelişmeye başlayan cenin için önemli faydaları olan bir korunma sistemi olduğunu ortaya çıkarmıştır.

Bu konuya 1995 yılında ilk dikkati çeken Margie Profet (The University of California at Berkeley), olmuştu.1 Bu araştırmacı, aşermenin insan bedeninin içinde mucizevi bir şekilde geliştirilen yeni canlıyı muhtemel tehlikelerden sakınmaya müteveccih ilahi bir rahmet mekanizması olduğunu ve cenini gıdalardaki tabii toksinlerden koruduğunu öne sürmüştü. Tespit ve iddialara göre aşerme sendromlarıyla hamileliğin kritik dönemlerinde belli gıdaları yemekten uzak kalan bir kadının, sağlıklı bebek dünyaya getirme şansı oldukça artmaktaydı.

Doğumla birlikte gelen sakatlıklar, günümüzde de oldukça önemli bir yer tutar. Sadece Kuzey Amerika’da yıllık doğumların yüzde iki ila üçü ciddi doğum sakatlıklarına sahiptir. Doğuştan gelen ve hamilelik döneminde oluşan bu sakatlıkların bir kısmının genetik sebepleri bilinmesine karşılık, en az üçte ikisinin sebepleri bilinmemektedir. Profet’in yaklaşımına göre bunun sebebi, hamilelik esnasında şuursuzca ve ölçüsüzce alınan gıdalarla aşerme sendromu göstermeyen kadınların rast gele yedikleri yiyeceklerdir.

Cornell Üniversitesi’nde araştırmacı olan Paul Sherman ve arkadaşları, hamile kadınların en az % 80’inin aşermesinin önemli hikmetleri olduğunu 2000 yılında oldukça ikna edici delillerle ortaya koydular.2 Biyolojik bedenin belli gıdalara karşı aşırı hassasiyetinin hikmeti, hem anneyi hem de cenini, besinlerdeki muhtemel tabiî toksin ve mutagenlerden (mutasyon yapıcı zararlı maddeler) korumak olduğunu Sherman ve ekibi de doğruladı. Hamileliğin başlangıç döneminde bulantı ve kusma hisleri (aşerme), potansiyel olarak toksin riski taşıyan gıda ve sebzeleri, annenin yemesine mani olmaktadır.

Akıldan ve ilimden mahrum birçok hayvanın sevk-i İlahi ile bazı gıdaları bulup yemesi gibi bir şefkat ve rahmet, gelişmekte olan masum bir insan yavrusu için de ihsan edilir. Hamilelikte bulantı ve kusmayla karakteristik aşerme sendromunu yaşayan kadınların düşük yapma ihtimalinin çok düşük; aşerme sendromu yaşamayan hamilelerin ise, düşük yapma ve sakat bebek doğurma risklerinin oldukça yüksek olduğu da ortaya çıkarılmıştır. Flaxman ve Sherman bu yorumlarını yapabilmek için 16 ülkeden 79.000 hamile kadını içine alan 56 araştırmanın sonuçlarını analiz etmiştir. Hamile kadınların % 65’inde en az bir gıdaya karşı tiksinti, geğirme ve bulantı hisleri gelişmişti.

Aşeren hamilelerin % 16’sı kafeinli içeceklere karşı tiksinti duyarken, % 8’i ise; brokoli, lahana gibi sebzelere ve çiçeklere, % 4’ü de baharatlı ve acımtırak yiyeceklere karşı bulantı ve tiksinti hissi geliştirmiştir. Enteresan olan husus, bu sebzelerin ve baharatlı yiyeceklerin hepsinin yapılarında tabiî toksinlerin bulunmasıdır. Sebzelerdeki tabiî toksinler, bitkilerde hastalık yapabilecek ve zarar verecek mikroorganizma ve böceklere karşı, bitkinin korunması için rahmet ve şefkatin ayrı bir boyutu olarak sentez edilmektedir.

Ancak bu sebzeler, hiç bir korunma sistemi olmayan ve hızlı bir çoğalma sürecinde olan cenine de zarar verme riski taşıdığından, annenin bünyesinde oluşan bulantı ve tiksinti hissiyle bu yiyeceklerin bünyeye alınması engellenmekte ve bebeğin sağlıklı gelişmesine yardımcı olunmaktadır. Aşeren hamilelerin % 28’lik kısmında ise; hayvani gıdalara karşı bir tiksinti ve bulantı hissi ortaya çıkmaktadır.

Cornell Üniversitesi’ndeki araştırmacılar 27 farklı toplumdaki aşermeyle ilgili kayıt ve bulguları da karşılaştırarak, tespitlerini güçlendirmişlerdir. 27 toplumun 7 tanesinde aşerme olayı vardı, ama klinik bir problem olarak görülmüyordu. Çünkü bu kişiler, etten ziyade mısır, pirinç ve patatesle beslenme alışkanlığına sahiptiler. 20 toplumda ise aşermeyle ilgili klinik şikayetler yaygındı. Sebebi ise, bu toplumların beslenme alışkanlığı, et ve hayvani gıdalar ağırlıklıydı. Etle beslenen hamile kadınlarda embri-yonun gıdası etteki proteinlerden sağlanacağı için, etteki muhtemel hastalık yapıcı mikroorganizmaların ve parazitlerin cenine zarar vermesi söz konusudur. Onun için annenin, bu gıdaları bünyesine almasının engellenmesi gerekir.

Bunun için de annenin tat ve koku alma hassasiyeti, gebeliğin başlangıcında bir kaç yüz misli artırılarak, potansiyel tehlike taşıyan gıdalara karşı bir tiksinti ve bulantı hissi oluşturulmaktadır. Çoğu hamile kadına göre bu bulantı ve tiksinti hissinin başlayıp ve bitmesi, aniden ortaya çıkan ve kaybolan bir durum olmasına rağmen, hamilelik süreci açısından oldukça manalıdır. Aşerme ile ilgili şikayetlerin en yoğun olduğu dönem, aynı zamanda hamileliğin en kritik dönemidir. Gebeliğin bu ilk üç ayında, organlar oluştuğundan embriyonun kimyevi maddelere en fazla hassas olduğu süredir. Bu dönemde hayati ve mucizevi bir değişiklik yaratılarak, annenin bağışıklık sistemi, embriyonu red etmemesi için baskılanır.

Bu sayede embriyon reddedilmeden rahmin (uterusun) duvarına ağacın toprağa kök salması gibi sıkıca yapıştırılır. İmmün sistemin baskılanması yavru açısından çok önemli bir avantaj iken, anne için hastalık yapıcı mikroplara karşı açık ve hassas hale gelmesi bir dezavantajdır. Bağışıklık sisteminin baskılandığı bir dönemde hamile annenin bozulmuş gıdaları ve potansiyel olarak parazit ve hastalık yapıcı mikroorganizmalar taşıyan gıdaları almaması için, annenin beyindeki koku ve tat reseptörleri (alıcılar) çok hassas hale getirilir.

Kahve kokusuna karşı oluşan tiksinti ve bulantı hissi, hamileliğin önemli bir işaretidir. Kahvede binden fazla tabiî zehir bulunur. Kafein bunlardan sadece biridir. Bitki çaylarında da, baharatlar gibi tabii toksinler çok boldur. Vitamin bakımından zengin havuç; psoralin olarak bilinen kimyevi maddeyi, mantarlar; hydrazini, fesleğen otu (Ocimum sp.); genetik mutasyonlara yol açan estragol isimli toksik maddeyi, kırmızı lahana, çiçek, ve beyaz lahana gibi sebzeler; l-isothiocyanate isimli mutasyon yapıcı maddeyi, patates ve domatesin kabuğu da; solanin ihtiva eder. Bu bitkiler, söz konusu toksik maddeleri kendilerini düşmanlarından korumak için üretirler.

Mesela hamile keçi-ler, acı bakla (Lupinus sp.) olarak bilinen tabi toksin bakımından zengin otsu bitkiden çok miktarda yerlerse, yüksek sıklıkta sakat yavru doğurmaktadırlar. Bu sebze ve meyveleri yiyen insanlar, karaciğerlerinde bulunan detoksifiye edici (zehir yapısını bozucu) enzimler sayesinde, bu gıdaların zararlı tesirlerinden korunmuş olurlar. Ancak bu tabi toksinler anne rahminde gelişen embriyon için oldukça tehlikelidir. Çünkü hamileliğin ilk üç ayındaki embriyon, bu tabi zehirleri zararsız hale getirecek sistemlere ve fizyolojik mekanizmalara henüz sahip değildir. Annenin aldığı ve tabi toksinleri de ihtiva eden bu gıdaların, gelişen ve hızla çoğalan embriyonda tahribata yol açması kaçınılmaz bir durumdur.

Çözüm olarak annenin bu çeşit gıdaları vücuduna almaması gerekir. Bunun için de annenin koku ve tat reseptörleri (alıcıları) aşırı derecede hassas hale getirilir.3 Baharatların içindeki müessir maddelerin bir çoğu antimikrobiyal ve antiparazitik olduğundan baharatların yemeklerde kullanılması, erişkinler ve hamile olmayan insanlar için koruyucu bir tesir sağlamaktadır. Bilhassa sıcak iklimlerde yaşayan insanların (Urfa-Adana bölgesi gibi), bol baharatlı ve acılı yemekler yemesi oldukça isabetlidir.

Çünkü etlerin sıcakta bozulma riskinin yüksek olması ve potansiyel patojen (hastalık yapıcı) organizma bulundurma tehlikesi, bol acılı baharatlar kullanılarak azaltılmaktadır. Yemeklere konan bol acılı baharatlar, bir nevi dezenfektan işlemi görmektedir. Normal sağlıklı insanlar için geçerli bu durum, hamile kadınlar için ise önemli bir risk unsurudur. Çünkü baharatların çoğu, antimikrobiyal maddeler yanında tabi zehirler de bulundurmaktadır. Bu tabi toksinlerin çoğu mutagenik özellik gösterdiğinden hızlı hücre bölünmesi ile büyüyen ceninin genomuna (genetik programına) zarar verme ihtimali çok yüksektir

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.